MELANIE KLEIN ve NESNE İLİŞKİLERİ KURAMI

Melanie Klein, 1882 yılında, Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta evlenip çocuk sahibi olunca tıp okuma isteği gerçekleşmedi. Budapeşte’de 1. Dünya Savaşı öncesinde psikanalize ilgi duydu. 1921’de Karl Abraham’ın çağrısı ile Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nde beş yıl geçirdi. 1925 yılından sonra Ernest Jones’un çağrısı ile Londra’ya yerleşti. 1934’ten itibaren alana kuramsal katkılarda bulunmuş, özellikle Anna Freud ile verimli tartışmalara girmiştir. Klein, İngiliz nesne ilişkileri ekolünün kurucusu ve en önemli temsilcilerinden birisidir.

Klein’ın çalışmaları çocuk psikanalizine ve bebek gelişiminin gözlenmesine dayanır. Freudyen ekolden gelmekle birlikte Klein’ın başlıca farkı , “nesne ilişkilerine”  Freud’dan daha farklı bir gözle bakmış olmasındadır. Freud’a göre “haz ilkesine” tabi dürtülerin boşalım aramaları ve dış dünya tarafından engellenmeleri karşısında izledikleri yollar esastı. Nesne ise bu esnada dürtülerin yöneldikleri anlamda önemliydi ancak özsel anlamda önemli değildi. Klein ise kimi içsel nesnelerin doğumdan itibaren getirildiğini söyler. Dürtüler bu nesnelere yönelmeye hazırdırlar.

Klein’ın diğer bir özelliği; Freud’un söz ettiği ancak kuramsal anlamda üzerinde fazla durmadığı “ölüm dürtüsüne” terapötik çalışmasında saldırganlık babında geniş yer açması, “libido” ve “sevgi-şükran” sözcüklerini “ölüm dürtüsü” ve “haset” sözcüklerine karşı, aralarındaki çatışmayı ortaya koyacak şekilde kullanmasıdır.

Kleinyen bilinçdışı,  Freudyen anlamda statik duygu ve anı deposu olmayıp burada yer alan içsel nesnelerin dinamik devinimleri ile süreğen bir fantezi üretimine neden olur. Bilinçdışı fantazmların analizi Klein terapisinde önemli yer tutar. Bebeğin gelişimiyle birlikte yeni nesneler iç dünyaya introjekte edilir (içe atılır). İçe atılmaların sebebi, Klein’a göre, doğuştan kendisini ölüm dürtüsünün etkisi altında “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu hisseden bebeğin dışındaki “iyi nesneleri” içe alarak bu kötülüğü yatıştırmak istemesidir. Freud, içe atma mekanizmasını, “yas ve melankoli” çalışmasında (ölüm, terk vb. nedenlerle) kaybedilen nesnenin bir temsilini içeride oluşturarak yaşatabilme arzusuna bağlıyordu. Demek ki, Klein’ın içe atma mekanizması Freud’un kastettiği anlamda bir savunma mekanizmasıdır ancak nesne kaybına ikincil olarak yapılmamaktadır, çocuğun içindeki saldırganlığı yatıştırmak gibi primer (birincil) görevi vardır.

Nesneler iyi ve kötü nesneler olarak içe atılırlar. Henüz “benlik” denilemese de “erken benlik” olarak adlandırılabilecek zihinsel oluşum, iyi ve kötü nesneleri önce birbirinden “ayırmakla/bölmekle” yükümlüdür. Zira bu nesnelerin kötü olanlarına yüklenen saldırgan enerji, bir arada tutuldukları takdirde, iyi olanlara zarar verebilecektir. Bu nesnelerin prototipi ise anne memesidir. Çocuğu besleyen, doyuran, her istediğinde bulabildiği meme “iyi meme” olarak kaydedilir, fazlasıyla sütle dolu iken onu kendisine saklayan-esirgeyen meme ise “kötü meme” olarak kaydedilir. Nesne ilişkileri ekolüne göre sadece nesneler değil, çocuğun benliği de anneden aldığı olumlu ve olumsuz tepkilere göre “iyi benlik” ve “kötü benlik” olarak ayrılır.

‘Paranoid-şizoid’ ve ‘Depresif’ dönemler

Bebeğin ilk üç ayı Klein’ın deyişiyle “paranoid-şizoid” evredir. Bu evrede bebek içindeki saldırgan dürtüleri (hasedi) azaltabilmek için dışarıdaki nesnelere (anneye) yansıtır. Dışarıdaki kötü nesnelerden kaçınabilmek için ise şizoid savunma mekanizmalarını kullanır. Üç-altı ay arası geçilen dönem ise “depresif evredir”. Bu evrede bebeğin içinde ayırdığı iyi ve kötü nesne (meme) birleşir. Bu birleşme “erken benliğin” isteğiyle olur. Zira artık benlik, iyi ve kötü nesnelerin birleşmesinden doğacak zararı kaldırabilecek kapasiteye gelmiştir. Bebeğin içindeki kötü nesneye ait saldırgan dürtüler, iyi nesneye hücum eder ve bu durum bebekte suçluluk hisleri uyandırır. Bu duruma “ambivalans” yani “çifte değerlik” denir. Bebek, suçluluk hislerinin bir sonucu olarak “depresif” dönem içine girer. İyi ve kötü nesneler arasındaki etkileşim sonucu, saldırgan dürtüler nötralize olur ve sevgi nesnesi bebeğin gelişiminde önemli bir dayanak olacak şekilde kuvvet kazanır. Nesne bütünselliğe ve gerçekçi bir bakış açısına kavuşurken, iyi ve kötü şeklinde yüklenmiş aşırılıklardan kurtulur.

Klein, Freud’un, Oidipus kompleksini de yaşamın ilk yılına taşır. Erkek bebek için anneden ayrılma, babanın bir bütün olarak sevgi ve nefret nesnesi olarak kaybedilmek istenmemesindendir. Freud’un savladığı gibi sadece ensestiyöz arzulara ceza olarak gelmesinden korkulan hadım edilme tehdidinden kaynaklanmaz. Üstbenlik oluşumu da Oidipal dönemi takip ederek gerçekleşir. Bu üstbenlik, bebeğin saldırgan duygularının kuvveti oranında güçlü ve hükmedici olacaktır.

Kadınların penis hasedinin temelinde anne memesine karşı duyulan haset ve kıskançlığın yattığını da yine Klein yazmaktadır.

Kleinyen Analiz

Klein, analizde özellikle haset duygularına vurgu yapar. Paranoid-şizoid konum ve depresif konum çoğu yetişkin hastada kısmi varlıklarını sürdürür. Klein’a göre haset, açgözlülük ve kıskançlık birbirine benzer üç duygudur. Haset, kendisinde olmayan iyi nesneye sahip olanı kıskanmaktır.  Bu kıskançlık kötücüldür ve hırsı-yok etme arzusunu kapsar. Kıskançlık ise iyi nesneye olan bağlılığı ve sevgiyi beraberinde taşır. O yüzden genel ahlaki normlarda kıskançlık, hasete yeğ tutulur. Aç gözlülük ise nesneyi alabildiğine içe alarak onun üzerinde tam bir denetim kurma arzusuyla bağlantılıdır.

Analizde haset, terapiste karşı bitmek bilmeyen sızlanmalar ve suçlamalar ile aktarımda ortaya çıkar. Hasta kendi benliğini ve terapistininkini hasetle boğar, kirletir ve değersizleştirir.

Yaşamın herhangi bir evresinde geçirilen sarsıcı bir deneyim, ilksel iyi nesne ile kurulan bağlantı yeterince güçlü ise hasarsız atlatılabilir. Ancak bu bağlantı yeterince kuvvetli değilse kişilikte bozulmalar ve psikopatolojik semptomlar ortaya çıkacaktır. İyi nesnenin yokluğunda, zulmedici içsel nesneler ve haset ortaya çıkacak, yıkıcı eğilimler güçlenecektir. İyi nesne derine kök salmışsa sarsıntılara dayanmak mümkün olur.

Kleinyen analist, analiz başladıktan sonra kısa süre içinde yorumlara başlar ve yüzleştirici yorumlar oldukça serttir. Klein analiz sürecinde başarılı olunabilmesini hastanın “hakikati arama yolundaki kararlılığına” bağlar.

“Deneyimlerimde şunu gördüm: Bu en temel itkilerin, fantezilerin ve duyguların analizinin başarısız kalmasının bir nedeni, bazı insanlarda, analiz sırasında açığa çıkan depresif kaygı ve acıdan kaçınma çabasının hakikati bulma isteğine (ve son kertede de yardım alma istemesine) ağır basmasıdır. Hastanın bu en derin ruhsal katmanlarına ilişkin olarak analistin sunduğu yorumları kabul edip özümleyebilmesi için, analistle yaptığı işbirliğinin kendisiyle ilgili hakikati bulma kararlılığına dayanıyor olması gerekir. Bu sorunlar güçlü paranoid kaygıları ve şizoid düzenekleri olan hastalarda özellikle belirgindir, çünkü bu tür insanların bir yandan yorumla körüklenen zulmedilme kaygısını yaşarken bir yandan da analiste olumlu bir aktarım ve güven duygusu ile yaklaşmaları daha güç olmaktadır -son kertede sevgi duygularını sürdürmekte zorlanan insanlar oldukları söylenebilir. Bilgimizin bu evresinde şu görüşe yatkınım ben: Bu tür hastaların (ki açıkça psikotik tipte olmaları da gerekmez) analizinde elde edilebilecek başarı sınırlıdır; analizin büsbütün başarısız kalması da mümkündür.

“Ama analiz bu derinlikte götürülebilirse, hasetle birlikte haset korkusu da azalacak, bu da yapıcı ve onarıcı güçlere, temelde de sevgi yetisine daha büyük güven duyulmasına yol açacaktır. Bu sürecin sonuçlarından biri de bireyin kendi yetersizliklerini hoşgörüyle kabullenme yeteneğinin güçlenmesidir, içsel ve dışsal gerçekliğin algısı daha berraklaşırken, nesne ilişkileri de düzelmektedir.” (Klein; “Haset ve Şükran” s.83-84)

Klein, analistin iyi nesne olarak aktarım sürecinde içe yansıtılması ve hasedin kontrol edilebilmesiyle ilgili olarak da şunları söyler:

“Analizi bebekliğin en erken evrelerine götürmekle hastada bazı temel deneyim ve duyuların yeniden canlanmasını sağlarız. Bu canlılaşmanın içeriğini ‘duygu anıları’ adını verdiğim yaşantılar oluşturur. Bu yeniden yaşama sürecinde, hastanın kendi en eski hüsranları karşısında daha farklı tavır geliştirmesi mümkün olur. Şüphesiz eğer bebek gerçekten çok olumsuz koşullara maruz kalmışsa, iyi nesnenin sonradan geriye dönük bir şekilde kurulması erken dönemin kötü deneyimlerini silmek için yeterli olmayacaktır. Yine de bir analistin iyi nesne olarak içe yansıtılması, eğer idealleştirmeye dayalı değilse, geçmişte eksikliği hissedilen bir iyi nesnenin oluşmasını sağlayabilir. Ayrıca yansıtmaların hafiflemesi ve böylece hoşgörü artarken küskünlük ve hıncın azalması da, geçmişin gerçek yaşantıları ne kadar olumsuz olursa olsun hastanın orada bazı tatlı anılar ve özellikler bulmasına yardım edecektir. Bunu sağlamanın yolu, bizi en eski nesne ilişkilerine götüren olumlu ve olumsuz aktarımın analizidir. Bütün bunları mümkün kılan etken, analizle sağlanan bütünleşmenin başlangıçta zayıf olan beni güçlendirmiş olmasıdır.” ( Haset ve Şükran, s.86)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir