Kolektif bilinçaltı imgeleri “ilksel imajlar”dan oluşur ve Carl Gustav Jung bu imgeleri “arketipler” terimiyle ifade eder. Bu kolektif bilinçteki imgeler yeni doğan bir bebeğin annesine, insanın karanlığa, Tanrı’ya belli bir biçimde tepki göstermesini sağlar (Burger, 2006).

Arketipler, geçmiş yaşantıların birer çıktısı olan bellek imajları gibi canlı görüntülerden oluşmazlar ve sınırsız -yeryüzünde vuku bulmuş olay, olgu, bulgu ve nesneler kadar çoklukta- sayıdadırlar (Gürses, 2007). Ancak Jung’un en çok söz ettiği arketipler; persona, anima, animus, kendilik, gölge, yaşlı ve bilge adam, güneş, ay, anne, baba, kahraman, Tanrı ve ölüm arketipleridir. Günlük hayatta birebir tecrübe edinilen bilinçaltı imgeler olmayıp masallarda, mitlerde ve efsanelerde karşımıza çıktığı görülür.

Başlıca Arketipler

Persona : Antik Yunan’da tiyatro oyuncularının değişik rollerdeki oyunlarını sergilemek için taktıkları maskenin adı olan persona, analitik psikoloji öğretisinde bireyin; toplumun ve geleneklerin beklentilerine yanıt olarak taktığı mecazi maskedir. Bir başka deyişle toplumsal “rol” kavramının karşılığıdır ve kişinin gerçek kişiliği ile toplumun değer yargılarına uygun bir kişiliğin ortak paydada buluşması ile oluşan yapay bir kişiliği ifade eder.

Gölge :Toplumla ilişkilerimizi düzenleyen personanın aksine, bireyin kendisiyle olan ilişkilerini düzenleyen gölge; kişinin hoşlanmadığı, bireysel bilinçaltında bastırdığı karanlık yönünü temsil eder. “Her şey zıddıyla kaimdir” diyalektiğine istinaden kötü olmadan iyiden de bahsedilemeyeceğini söyleyen Jung, uyumlu kişilerin bu yanlarıyla yüzleşerek iyi ve kötüyü kendi içlerinde bütünleştirdiklerini; uyum sağlayamayanlarınsa Freud’un savunma mekanizmalarından birinde olduğu gibi yansıtma ile bu karanlık yönlerini başkalarında gördüklerini savunur.

Anima ve Animus: Anima, erkeğin feminen yönü; animus ise kadının maskülen yönüdür. Bireyin karşı cinsle olan ilişkilerini düzenleyen bu arketipler bilinç düzeyinde rahatça tecrübe edildiğinde kişi karşı cinsle sağlıklı ilişkiler kurar. Aslen aşık olmak ve ‘aradığı’ eşi bulmak tamamen bireyin içindeki anima ya da animusu keşfetmesi ve ortaya koyması ile ilgilidir. Bu arketip bastırılırsa kendilik dengesi bozulur ve tek boyutlu sığ bir kişilik ortaya çıkar.

Jung’un Psikolojik Tipleri

Ömrünün bir kısmını dünyayı gezerek psikolojik gözlem ve keşiflerde bulunmakla geçiren Jung, gördüğü ve gözlemlediği insanlardan yola çıkarak -bireysel farklılıkların her zaman olacağının altını çizmeyi ihmal etmeden- kişiliğin farklı boyutlarını anlamlandırmak için en nihayetinde bir sınıflandırma yapma kararı almıştır. İlk aşamada 2 temel tip bulgulamış; bunları ‘içedönüklük’ ve ‘dışadönüklük’ olarak nitelendirmiştir. Daha sonra dünyada bundan daha fazla ve farklı kişilik tipleri olduğunu fark etmiş ve dünyayı algılama biçimine göre 4 temel işlev belirlemiştir (Burger, 2006). Bunlar; düşünme, duygu, duyu ve sezgi işlevleri olup Jung, düşünme işlevi baskın bireylerin mantıksal ve nesnel çözümlemelere eğilimli olduklarını, duygu işlevi baskın bireylerin bilgiyi değer yargılarına ve öznel izlenimlerine göre yorumladıklarını, duyu işlevi baskın bireylerin gözlem ve deneyimlere odaklı olduklarını, sezgi işlevi baskın bireylerin sağduyulu ve hayal dünyası geniş, soyut eğilimli bireyler olduklarını bulmuştur. Bu işlevleri içedönüklük ve dışadönüklük tutumlarıyla birleştirerek iki çarpı dörtlük bir tablo oluşturmuş ve temelde 8 farklı kişilik tipi ortaya koymuştur.

  DÜŞÜNEN DUYGUSAL DUYUSAL SEZGİSEL
DIŞADÖNÜK Nesnel düşünceler egemendir. Enerji öğrenmeye ve nesnel dünyayı keşfetmeye yönelir. Kişi duygusuz ve kendini beğenmiş izlenimi verebilir. Duygular düşüncelere egemendir. Kişi kolayca bağ kurar ancak sürdürmez. Sevgisi kolayca öfke ve nefrete dönüşebilir. Düşünce işlevleri iyi gelişmemiştir. Dış dünya gerçekleriyle ilgilenir, anlamını düşünmez. Zevk ve heyecan veren şeyleri sever. Duyguları yüzeyseldir. Uyaranlara hassastır. İlaç tutkusu ve cinsel davranış sapmaları daha sık görülür.   Oynak ve tutarsızdır. Bir konuyu bitirmeden bir ikincisine başlar. Düşünce işlevi yetersiz olduğundan sezgilerle hareket eder. Büyük bir istekle başlattıkları dostlukları sürdüremez, aynı işte uzun süre çalışamaz.  
İÇEDÖNÜK Düşünceler kendine dönüktür. Dışadönük düşünen tip gibi kendisini duygularından korumaya çalışır. Duygusuz ve uzak biri izlenimi verir. Aşırı durumlarda gerçeklikten kopabilir, şizofrenik olabilir. Duygularını dış dünyadan saklayan, sessiz, ilgisiz, ilişki kurulması ve anlaşılması güçtür. Kendine yeten ve iç huzuru olan biri izlenimini verir. Gerçekte derin ve yoğun duygularla doludur. Duygusal patlamalar yaşar. Dış dünyadan uzak durur ve kendi duyularına yönelir. Kendi iç dünyalarını dış dünyadan daha ilginç bulur. Sakin, edilgen ve davranışlarını denetim altında tutan biri izlenimi verir. Duygu ve düşünceleri kısırdır. Genellikle ilgi çekmez.   Çözülmesi güç bir bilmece gibi algılanır. Değeri anlaşılamamış bir dahi olduğunu düşünür. Sosyal normlarla ilişkisi olmadığından insanlarla da iletişimde zorlanır. Anlamını bilmediği imgeler dünyasında yaşar ama ilgisini sürdüremez.

Jung, her ne kadar bu konuda eleştirilere maruz kamış olsa da her insanın bu sekiz kategoriden birine mutlak ait olduğunu öne sürmez. Her bireyin bilinç ve bilinçdışı düzeylerinde çeşitli tutum ve işlevlerin farklı bir dağılım gösterdiğine dikkat çeker ve bu dağılımla ilgilenir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir