Vaka takdimlerinden anlaşıldığı kadarıyla oldukça sağlam bir ruhsal yapısı ve sarsılmaz bir kendine güveni olan Otto Kernberg’in kuramı şaşırtıcı ölçüde basit, gerçekçi, pratiğe dönük, hatta şematiktir. Bu kuram bir yandan Freud’un dürtü kuramına, diğer yandan Melanie Klein’ın ve İngiliz Okulu’nun nesne ilişkileri yaklaşımına, bir başka açıdan Anna Freud ve Heinz Hartmann’ın ben psikolojisine, oluşumsal yaklaşım bakımından da Margaret Mahler’e dayanır. Kernberg bütün bu dağınık, hatta yer yer karşıt yaklaşımları inanılmaz bir berraklıkla senteze ulaştırabilmiştir. Kuramda biyolojik veriler ön plana çıkarılmış, genel tıp ve psikiyatrinin katkıları gözardı edilmemiştir. Üslupta kültüre ilişkin yan göndermelerden özenle kaçınılmış, kuramda özellikle “entelektüel sohbet”ten uzak durulmuştur. Kavramlar net ve kesindir. Düşünce tarzı adeta görsel bir modelden hareket ediyormuş gibi ileri derecede indirgeyicidir.

Uygulama alanında insan saldırganlığını ve yıkıcılığını en yakından inceleyen bilim adamlarının başında gelen Kernberg, kuramını da özellikle saldırganlığı açıklayacak şekilde oluşturmuş, beklenebileceği gibi yaşamı boyunca kuramsal yaklaşımlarında pek az değişikliğe yer vermiştir. Bir başka büyük usta olan Heinz Kohut ile psikanaliz ve psikiyatri çevrelerinde uzun yıllar büyük ilgi uyandıran sert kuramsal tartışmaları da yine bu konu çevresinde düğümlenir. Teknik ve kuram açısından yenilikçi olan Kohut karşısında Freud geleneğini savunan Kernberg, Kohut’un tekniğini ve kuramını özellikle insan saldırganlığını ve yıkıcılığını incelemeye olanak vermemesi açısından ciddi şekilde eleştirmiştir. Kohut saldırganlığı ve yıkıcılığı, bütünlüğü tam anlamıyla pekişmemiş bir kendiliğin çözülme ürünü (bir yan ürün) olarak görür ve kendiliği adeta “düzeltici duygusal deneyim” yoluyla pekiştirmeye girişir. Kohut’un kuramı insan tabiatı konusunda iyimserdir, tekniği ise yumuşak ve eşduyumsaldır; analiz sürecinde şiddetli duygusal gerilemelerden ve yüzleşmelerden kaçınılır. Buna karşılık Kernberg’in tekniği şiddetli aktarım ve karşı aktarım tepkilerinin gelişmesine imkân tanır; hatta terapi içindeki saldırganlığın, olumsuz aktarım tepkilerinin incelenmesi ve çözümlenmesi terapinin esasını oluşturur. Kuramsal olarak kişiliğin bütünleşememesi ileri düzeyde saldırgan dürtülere ve bunlarla başetmekte kullanılan ilkel savunma mekanizmalarına bağlanmıştır.

Pek çok araştırmacı sınır durumlar için Kernberg’in tekniğinin geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte narsisistik vakalar için Kohut’un tekniğini daha elverişli bulur. Nitekim Kohut da narsisistik bozukluk gösteren vakaları sınır patolojiden özenle ayırmış, bu vakaların özel şekilde değiştirilmiş bir psikanaliz tekniğiyle analiz edilebilirliğin sınırlarında olduğunu kabul etmişti. Oysa Kernberg narsisistik patoloji gösteren vakaları geniş bir yelpaze oluşturan sınır kişilik örgütlenmesinin içinde değerlendirir. Bu durumda bu iki büyük usta arasındaki tartışma özellikle narsisistik durumlar ve narsisizmde saldırganlığın rolü üzerinde yoğunlaşır.

Kernberg’in önemli kuramsal tezlerini ifade etmek bakımından oldukça yeterli olan ‘Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm’ kitabı ayrıca Kohut’a yönelik eleştirilerin esas noktalarını da dile getirmesi bakımından anlamlıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir