Psikanalitik Okul Kuramcıları

Sigmund Freud

Melanie Klein

Hayatı

1882 yılında, Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta evlenip çocuk sahibi olunca tıp okuma isteği gerçekleşmedi. Budapeşte’de 1. Dünya Savaşı öncesinde psikanalize ilgi duydu. 1921’de Karl Abraham’ın çağrısı ile Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nde beş yıl geçirdi. 1925 yılından sonra Ernest Jones’un çağrısı ile Londra’ya yerleşti. 1934’ten itibaren alana kuramsal katkılarda bulunmuş, özellikle Anna Freud ile verimli tartışmalara girmiştir. Klein, İngiliz nesne ilişkileri ekolünün kurucusu ve en önemli temsilcilerinden birisidir.

Çalışmaları ve Kuramı

Klein’ın çalışmaları çocuk psikanalizine ve bebek gelişiminin gözlenmesine dayanır. Freudyen ekolden gelmekle birlikte Klein’ın başlıca farkı , “nesne ilişkilerine”  Freud’dan daha farklı bir gözle bakmış olmasındadır. Freud’a göre “haz ilkesine” tabi dürtülerin boşalım aramaları ve dış dünya tarafından engellenmeleri karşısında izledikleri yollar esastı. Nesne ise bu esnada dürtülerin yöneldikleri anlamda önemliydi ancak özsel anlamda önemli değildi. Klein ise kimi içsel nesnelerin doğumdan itibaren getirildiğini söyler. Dürtüler bu nesnelere yönelmeye hazırdırlar.

Melanie’nin diğer bir özelliği; Freud’un söz ettiği ancak kuramsal anlamda üzerinde fazla durmadığı “ölüm dürtüsüne” terapötik çalışmasında saldırganlık babında geniş yer açması, “libido” ve “sevgi-şükran” sözcüklerini “ölüm dürtüsü” ve “haset” sözcüklerine karşı, aralarındaki çatışmayı ortaya koyacak şekilde kullanmasıdır.

Kleinyen bilinçdışı,  Freudyen anlamda statik duygu ve anı deposu olmayıp burada yer alan içsel nesnelerin dinamik devinimleri ile süreğen bir fantezi üretimine neden olur. Bilinçdışı fantazmların analizi Klein terapisinde önemli yer tutar. Bebeğin gelişimiyle birlikte yeni nesneler iç dünyaya introjekte edilir (içe atılır). İçe atılmaların sebebi, Klein’a göre, doğuştan kendisini ölüm dürtüsünün etkisi altında “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu hisseden bebeğin dışındaki “iyi nesneleri” içe alarak bu kötülüğü yatıştırmak istemesidir.

Freud, içe atma mekanizmasını, “yas ve melankoli” çalışmasında (ölüm, terk vb. nedenlerle) kaybedilen nesnenin bir temsilini içeride oluşturarak yaşatabilme arzusuna bağlıyordu. Demek ki, Klein’ın içe atma mekanizması Freud’un kastettiği anlamda bir savunma mekanizmasıdır ancak nesne kaybına ikincil olarak yapılmamaktadır, çocuğun içindeki saldırganlığı yatıştırmak gibi primer (birincil) görevi vardır.

Nesneler iyi ve kötü nesneler olarak içe atılırlar. Henüz “benlik” denilemese de “erken benlik” olarak adlandırılabilecek zihinsel oluşum, iyi ve kötü nesneleri önce birbirinden “ayırmakla/bölmekle” yükümlüdür. Zira bu nesnelerin kötü olanlarına yüklenen saldırgan enerji, bir arada tutuldukları takdirde, iyi olanlara zarar verebilecektir. Bu nesnelerin prototipi ise anne memesidir.

Çocuğu besleyen, doyuran, her istediğinde bulabildiği meme “iyi meme” olarak kaydedilir, fazlasıyla sütle dolu iken onu kendisine saklayan-esirgeyen meme ise “kötü meme” olarak kaydedilir. Nesne ilişkileri ekolüne göre sadece nesneler değil, çocuğun benliği de anneden aldığı olumlu ve olumsuz tepkilere göre “iyi benlik” ve “kötü benlik” olarak ayrılır.

Konumlar (pozisyonlar)

Bebeğin ilk üç ayı Klein’ın deyişiyle “paranoid-şizoid” evredir. Bu evrede bebek içindeki saldırgan dürtüleri (hasedi) azaltabilmek için dışarıdaki nesnelere (anneye) yansıtır. Dışarıdaki kötü nesnelerden kaçınabilmek için ise şizoid savunma mekanizmalarını kullanır. Üç-altı ay arası geçilen dönem ise “depresif evredir”. Bu evrede bebeğin içinde ayırdığı iyi ve kötü nesne (meme) birleşir. Bu birleşme “erken benliğin” isteğiyle olur. Zira artık benlik, iyi ve kötü nesnelerin birleşmesinden doğacak zararı kaldırabilecek kapasiteye gelmiştir.

Bebeğin içindeki kötü nesneye ait saldırgan dürtüler, iyi nesneye hücum eder ve bu durum bebekte suçluluk hisleri uyandırır. Bu duruma “ambivalans” yani “çifte değerlik” denir. Bebek, suçluluk hislerinin bir sonucu olarak “depresif” dönem içine girer. İyi ve kötü nesneler arasındaki etkileşim sonucu, saldırgan dürtüler nötralize olur ve sevgi nesnesi bebeğin gelişiminde önemli bir dayanak olacak şekilde kuvvet kazanır. Nesne bütünselliğe ve gerçekçi bir bakış açısına kavuşurken, iyi ve kötü şeklinde yüklenmiş aşırılıklardan kurtulur.

Klein, Freud’un, Oidipus kompleksini de yaşamın ilk yılına taşır. Erkek bebek için anneden ayrılma, babanın bir bütün olarak sevgi ve nefret nesnesi olarak kaybedilmek istenmemesindendir. Freud’un savladığı gibi sadece ensestiyöz arzulara ceza olarak gelmesinden korkulan hadım edilme tehdidinden kaynaklanmaz. Üstbenlik oluşumu da Oidipal dönemi takip ederek gerçekleşir. Bu üstbenlik, bebeğin saldırgan duygularının kuvveti oranında güçlü ve hükmedici olacaktır.

Kleinyen Analiz

Klein, analizde özellikle haset duygularına vurgu yapar. Paranoid-şizoid konum ve depresif konum çoğu yetişkin hastada kısmi varlıklarını sürdürür. Klein’a göre haset, açgözlülük ve kıskançlık birbirine benzer üç duygudur. Haset, kendisinde olmayan iyi nesneye sahip olanı kıskanmaktır.  Bu kıskançlık kötücüldür ve hırsı-yok etme arzusunu kapsar. Kıskançlık ise iyi nesneye olan bağlılığı ve sevgiyi beraberinde taşır. O yüzden genel ahlaki normlarda kıskançlık, hasete yeğ tutulur. Aç gözlülük ise nesneyi alabildiğine içe alarak onun üzerinde tam bir denetim kurma arzusuyla bağlantılıdır.

Klein, analistin iyi nesne olarak aktarım sürecinde içe yansıtılması ve hasedin kontrol edilebilmesiyle ilgili olarak da şunları söyler:

“Analizi bebekliğin en erken evrelerine götürmekle hastada bazı temel deneyim ve duyuların yeniden canlanmasını sağlarız. Bu canlılaşmanın içeriğini ‘duygu anıları’ adını verdiğim yaşantılar oluşturur. Bu yeniden yaşama sürecinde, hastanın kendi en eski hüsranları karşısında daha farklı tavır geliştirmesi mümkün olur.

Şüphesiz eğer bebek gerçekten çok olumsuz koşullara maruz kalmışsa, iyi nesnenin sonradan geriye dönük bir şekilde kurulması erken dönemin kötü deneyimlerini silmek için yeterli olmayacaktır. Yine de bir analistin iyi nesne olarak içe yansıtılması, eğer idealleştirmeye dayalı değilse, geçmişte eksikliği hissedilen bir iyi nesnenin oluşmasını sağlayabilir.

Ayrıca yansıtmaların hafiflemesi ve böylece hoşgörü artarken küskünlük ve hıncın azalması da, geçmişin gerçek yaşantıları ne kadar olumsuz olursa olsun hastanın orada bazı tatlı anılar ve özellikler bulmasına yardım edecektir. Bunu sağlamanın yolu, bizi en eski nesne ilişkilerine götüren olumlu ve olumsuz aktarımın analizidir. Bütün bunları mümkün kılan etken, analizle sağlanan bütünleşmenin başlangıçta zayıf olan beni güçlendirmiş olmasıdır.” ( Haset ve Şükran, s.86)

CARL GUSTAV JUNG ve ANALİTİK PSİKOLOJİ

Basel Üniversitesi’nde tıp profesörü olan büyükbabasının adını taşıyan Carl Gustav Jung İsviçreli bir papazın oğludur. 1895 yılında Basel’de tıp eğitimi almaya başladı ve 1900 yılında Eugen Bleuler’in asistanı olarak Burghölzli’de psikiyatrist olarak hizmet verdi. Doktorasını 1902 yılında tamamladı. Konu okült (gizli, görünmeyen) fenomenler (etkiler) ve onların Psikoloji ve Patolojiyle bağlantıları idi. Paris’te 6 ay Pierre Janet ile bilgilerini derinleştirdi. 1903 yılında Emma Rauschenbach ile evlendi. 36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin ilk başkanı oldu. Psikolojik analizlerinde astrolojiden de yararlanan Carl Gustav Jung, Sigmund Freud ile beraber çalıştığı toplumsal bilinçaltı kavramı ile de tanınır.

Jung’un Libido Kavramı

Latince kökenli bir kelime olan libido, aslen “istek, arzu, irade” gibi anlamlara gelir. Freud ve Jung arasındaki temel görüş ayrılığının yaşanması da bu kavramın niteliği ile ilgilidir. Freud libidonun anlamını sınırlandırarak “cinsel arzu ve istekler” olarak tanımladıysa da, Jung Freud’un aksine bu kavramı genel bir yaşam enerjisi olarak kullanmış ve böylelikle libidoya kelime kökeniyle uyumlu bir anlam yüklemiştir. Bir başka deyişle Freud’un öğretisi “cinsel libido” odaklı, Jung’un öğretisi “enerjik libido” odaklıdır  (Sambur, 2005).

Bireysel Bilinçaltı

Bireysel bilinçaltı, ilk olarak bilinç düzeyinde olup daha sonraları değişik birtakım nedenlerle bastırılan ya da az önem verilmesi sonucu unutulan tecrübelerin depolandığı yerdir. Buradaki bilgiler gerektiğinde tekrar bilinç düzeyine çıkarılıp kullanılır (Sambur, 2005). Örneğin çocukluğumuza dair anılar, okuduğumuz kitaplar gibi tamamen kişisel tecrübeler bireysel bilinçaltında yer alır. Ayrıca bireysel bilinçaltının, Freud’un kuramındaki bilinçdışı bölge ile paralel nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.

Kolektif  Bilinçaltı

Jung’a göre kişisel bilinçaltının ötesinde, tıpkı fiziksel özellikler gibi kalıtım yoluyla aldığımız bir “kolektif (ortak) bilinçaltı” vardır ki, Jung bilinç konusunda Freud’dan bu katkısı yönüyle ayrılır. Ortak bilinçaltı, diğer bilinçaltı süreçler gibi bilince çıkarılması zor olan düşünce, tecrübe ve imgelerden oluşur. Fakat ortak bilinçaltındaki fark, buradaki tecrübeler için bilinç düzeyinde bir bastırmanın söz konusu olmayışıdır.

Tüm insanlar bu ortak bilinçaltı malzemeyle dünyaya gelir ve ortak malzeme adı üzere temelde herkes için aynı özellikleri gösterir (Burger, 2006). Kolektif bilinçaltı ürünler için çocukluk dönemlerine özgü korkular (ayrılma korkusu, karanlık korkusu vs.), bir bebeğin doğar doğmaz annesiyle bağ kurması, evreni kontrol eden doğaüstü bir güç/Tanrı olduğunu kabullenme gibi evrensel deneyimlerden oluşur.

Jung’a göre bu alan bireysel bilinçaltının tamamen zıttı, onun ötesinde ve daha derin gerçeklikli bir doğaya sahiptir. Kolektif bilinçaltı imgeleri “ilksel imajlar”dan oluşur ve Jung bu imgeleri “arketipler” terimiyle ifade eder. Bu kolektif bilinçteki imgeler yeni doğan bir bebeğin annesine, insanın karanlığa, Tanrı’ya belli bir biçimde tepki göstermesini sağlar (Burger, 2006).

Arketipler, geçmiş yaşantıların birer çıktısı olan bellek imajları gibi canlı görüntülerden oluşmazlar ve sınırsız -yeryüzünde vuku bulmuş olay, olgu, bulgu ve nesneler kadar çoklukta- sayıdadırlar (Gürses, 2007). Ancak Jung’un en çok söz ettiği arketipler; persona, anima, animus, kendilik, gölge, yaşlı ve bilge adam, güneş, ay, anne, baba, kahraman, Tanrı ve ölüm arketipleridir. Günlük hayatta birebir tecrübe edinilen bilinçaltı imgeler olmayıp masallarda, mitlerde ve efsanelerde karşımıza çıktığı görülür.

Başlıca Arketipler

Persona : Antik Yunan’da tiyatro oyuncularının değişik rollerdeki oyunlarını sergilemek için taktıkları maskenin adı olan persona, Analitik Psikoloji öğretisinde bireyin; toplumun ve geleneklerin beklentilerine yanıt olarak taktığı mecazi maskedir. Bir başka deyişle toplumsal “rol” kavramının karşılığıdır ve kişinin gerçek kişiliği ile toplumun değer yargılarına uygun bir kişiliğin ortak paydada buluşması ile oluşan yapay bir kişiliği ifade eder.

Gölge :Toplumla ilişkilerimizi düzenleyen personanın aksine, bireyin kendisiyle olan ilişkilerini düzenleyen gölge; kişinin hoşlanmadığı, bireysel bilinçaltında bastırdığı karanlık yönünü temsil eder. “Her şey zıddıyla kaimdir.” diyalektiğine istinaden kötü olmadan iyiden de bahsedilemeyeceğini söyleyen Jung, uyumlu kişilerin bu yanlarıyla yüzleşerek iyi ve kötüyü kendi içlerinde bütünleştirdiklerini; uyum sağlayamayanlarınsa Freud’un savunma mekanizmalarından birinde olduğu gibi yansıtma ile bu karanlık yönlerini başkalarında gördüklerini savunur.

Anima ve Animus: Anima, erkeğin feminen yönü; animus ise kadının maskülen yönüdür. Bireyin karşı cinsle olan ilişkilerini düzenleyen bu arketipler bilinç düzeyinde rahatça tecrübe edildiğinde kişi karşı cinsle sağlıklı ilişkiler kurar. Aslen aşık olmak ve ‘aradığı’ eşi bulmak tamamen bireyin içindeki anima ya da animusu keşfetmesi ve ortaya koyması ile ilgilidir. Bu arketip bastırılırsa kendilik dengesi bozulur ve tek boyutlu sığ bir kişilik ortaya çıkar.

Jung’un Psikolojik Tipleri

Ömrünün bir kısmını dünyayı gezerek psikolojik gözlem ve keşiflerde bulunmakla geçiren Jung, gördüğü ve gözlemlediği insanlardan yola çıkarak -bireysel farklılıkların her zaman olacağının altını çizmeyi ihmal etmeden- kişiliğin farklı boyutlarını anlamlandırmak için en nihayetinde bir sınıflandırma yapma kararı almıştır. İlk aşamada 2 temel tip bulgulamış; bunları ‘içedönüklük’ ve ‘dışadönüklük’ olarak nitelendirmiştir. Daha sonra dünyada bundan daha fazla ve farklı kişilik tipleri olduğunu fark etmiş ve dünyayı algılama biçimine göre 4 temel işlev belirlemiştir (Burger, 2006). Bunlar; düşünme, duygu, duyu ve sezgi işlevleri olup Jung, – düşünme işlevi baskın bireylerin mantıksal ve nesnel çözümlemelere eğilimli olduklarını, – duygu işlevi baskın bireylerin bilgiyi değer yargılarına ve öznel izlenimlerine göre yorumladıklarını, – duyu işlevi baskın bireylerin gözlem ve deneyimlere odaklı olduklarını, – sezgi işlevi baskın bireylerin sağduyulu ve hayal dünyası geniş, soyut eğilimli bireyler olduklarını bulmuştur. Bu işlevleri içedönüklük ve dışadönüklük tutumlarıyla birleştirerek iki çarpı dörtlük bir tablo oluşturmuş ve temelde 8 farklı kişilik tipi ortaya koymuştur.

Jung, her ne kadar bu konuda eleştirilere maruz kamış olsa da her insanın bu sekiz kategoriden birine mutlak ait olduğunu öne sürmez. Her bireyin bilinç ve bilinçdışı düzeylerinde çeşitli tutum ve işlevlerin farklı bir dağılım gösterdiğine dikkat çeker ve bu dağılımla ilgilenir.

OTTO KERNBERG ve NESNE İLİŞKİLERİ KURAMI

1928’de Viyana’da doğan O.F. Kernberg, 11 yaşındayken Nazi Almanyası’ndan kaçan ailesiyle birlikte Şili’ye göçmüş, tıp eğitimini bu ülkede almış, 1959’da ise ABD’ye yerleşmiştir.

Cornell Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde psikiyatri profesörü olan O. F. Kernberg ayrıca Columbia Üniversitesi Psikanalitik Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde eğitim analisti ve süpervizör analisttir. Dr. Kernberg, 1997-2001 yıllarında Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin başkanlığını yapmıştır. Aynı zamanda Journal of the American Psychoanalytic Association dergisinde editörlük yapmaktadır.

O. F. Kernberg’in önemi, psikanalizi ağır ve sınır kişilik bozukluklarına başarıyla uygulamış̧ ve bu alanda teorik ve pratik katkılarda bulunmuş̧ olmasından gelir. İnsan saldırganlığı ve yıkıcılığını incelemiş̧ olan O.Kernberg’in başlıca kitapları arasında Borderline Conditions and Pathological Narcissism (1975) [Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm, Çev. Mustafa Atakay, Metis Yay., 2006]; Object Relations Theory and Clini- cal Psychoanalysis (1976): Internal World and External Reality: Object Relations Theory Applied (1980); Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies (1984); Narcissistic Personality Disorder: Psychotherapeutic Strategies (1989); Aggression in Personality Disorders and Perversions (1992) [Sapıklıklarda ve Kişilik Bozukluklarında Saldırganlık, Çev. Banu Büyükkal, Metis Yay.2010] sayılabilir.

Pek çok analist ve terapistin “yaşayan en büyük usta” kabul ettikleri Otto F. Kernberg’in psikanaliz dışı çevrelerde yeterince tanınmaması ilginçtir. Şüphesiz buna yol açan en önemli neden psikanalizin bu efsane isminin fazla “hekimce” bir üslup ve tutum benimsemiş olmasıdır. Ne var ki Kernberg’in başarısı da gene bu üslup ve tutumdan kaynaklanır.

Kernberg’de ne Lacan’da olduğu gibi büyüleyici bir üslup ve kültürel alanlara uygulanabilir bir kuram, ne de Kohut’ta olduğu gibi epistemolojik bir zekâ ve kuramda devrim yaratan bir düşünme tarzı buluruz. Kernberg’in önemi daha çok psikanalizi üst sınıftan ayrıcalıklı insanların “kozmetik” ve pahalı bir uğraşı olma yolundan çıkarıp ciddi kişilik bozukluklarının görüldüğü bir alanda da başarıyla uygulamış olmasından kaynaklanır.

Sınır kişilik bozukluğu gösteren vakaların psikodinamiklerinin anlaşılmasına en önemli katkıyı yapan terapist olmuştur. “Klinik psikanaliz”i sayesinde bu ağır vakaların analitik terapiyle iyileştirilmesinin imkânlarını yaratmış, sınır kişilik örgütlenmesi gösteren vakaların psikanalitik psikoterapilerinde tamamen savunma ve aktarım analizine dayanan oldukça iyi tanımlanmış etkili bir teknik geliştirmiştir. Kernberg’in kuramı ve tekniği ekip çalışması zihniyetinin gelişmesine katkıda bulunmuş, psikanaliz ile genel psikiyatrinin, diğer psikoterapi öğretilerinin ve ilaçla tedavinin uzlaşabileceği noktalara yapıcı bir katkıda bulunmuştur.

Vaka takdimlerinden anlaşıldığı kadarıyla oldukça sağlam bir ruhsal yapısı ve sarsılmaz bir kendine güveni olan Kernberg’in kuramı şaşırtıcı ölçüde basit, gerçekçi, pratiğe dönük, hatta şematiktir. Bu kuram bir yandan Freud’un dürtü kuramına, diğer yandan Melanie Klein’ın ve İngiliz Okulu’nun nesne ilişkileri yaklaşımına, bir başka açıdan Anna Freud ve Heinz Hartmann’ın ben psikolojisine, oluşumsal yaklaşım bakımından da Margaret Mahler’e dayanır.

Kernberg bütün bu dağınık, hatta yer yer karşıt yaklaşımları inanılmaz bir berraklıkla senteze ulaştırabilmiştir. Kuramda biyolojik veriler ön plana çıkarılmış, genel tıp ve psikiyatrinin katkıları gözardı edilmemiştir. Üslupta kültüre ilişkin yan göndermelerden özenle kaçınılmış, kuramda özellikle “entelektüel sohbet”ten uzak durulmuştur. Kavramlar net ve kesindir. Düşünce tarzı adeta görsel bir modelden hareket ediyormuş gibi ileri derecede indirgeyicidir.

Uygulama alanında insan saldırganlığını ve yıkıcılığını en yakından inceleyen bilim adamlarının başında gelen Kernberg, kuramını da özellikle saldırganlığı açıklayacak şekilde oluşturmuş, beklenebileceği gibi yaşamı boyunca kuramsal yaklaşımlarında pek az değişikliğe yer vermiştir. Bir başka büyük usta olan Heinz Kohut ile psikanaliz ve psikiyatri çevrelerinde uzun yıllar büyük ilgi uyandıran sert kuramsal tartışmaları da yine bu konu çevresinde düğümlenir.

Teknik ve kuram açısından yenilikçi olan Kohut karşısında Freud geleneğini savunan Kernberg, Kohut’un tekniğini ve kuramını özellikle insan saldırganlığını ve yıkıcılığını incelemeye olanak vermemesi açısından ciddi şekilde eleştirmiştir. Kohut saldırganlığı ve yıkıcılığı, bütünlüğü tam anlamıyla pekişmemiş bir kendiliğin çözülme ürünü (bir yan ürün) olarak görür ve kendiliği adeta “düzeltici duygusal deneyim” yoluyla pekiştirmeye girişir.

Kohut’un kuramı insan tabiatı konusunda iyimserdir, tekniği ise yumuşak ve eşduyumsaldır; analiz sürecinde şiddetli duygusal gerilemelerden ve yüzleşmelerden kaçınılır. Buna karşılık Kernberg’in tekniği şiddetli aktarım ve karşı aktarım tepkilerinin gelişmesine imkân tanır; hatta terapi içindeki saldırganlığın, olumsuz aktarım tepkilerinin incelenmesi ve çözümlenmesi terapinin esasını oluşturur. Kuramsal olarak kişiliğin bütünleşememesi ileri düzeyde saldırgan dürtülere ve bunlarla baş etmekte kullanılan ilkel savunma mekanizmalarına bağlanmıştır.

Pek çok araştırmacı sınır durumlar için Kernberg’in tekniğinin geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte narsisistik vakalar için Kohut’un tekniğini daha elverişli bulur. Nitekim Kohut da narsisistik bozukluk gösteren vakaları sınır patolojiden özenle ayırmış, bu vakaların özel şekilde değiştirilmiş bir psikanaliz tekniğiyle analiz edilebilirliğin sınırlarında olduğunu kabul etmişti. Oysa Kernberg narsisistik patoloji gösteren vakaları geniş bir yelpaze oluşturan sınır kişilik örgütlenmesinin içinde değerlendirir. Bu durumda bu iki büyük usta arasındaki tartışma özellikle narsisistik durumlar ve narsisizmde saldırganlığın rolü üzerinde yoğunlaşır.

Kernberg’in önemli kuramsal tezlerini ifade etmek bakımından oldukça yeterli olan ‘Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm’ kitabı ayrıca Kohut’a yönelik eleştirilerin esas noktalarını da dile getirmesi bakımından anlamlıdır.